ZAMLARIN GÖLGESİNDE: CEPHEDE SAVAŞ, PAZARDA KRİZ
13/04/2026 20:18 | Son Güncelleme : 14/04/2026 02:05
| Müslüm OKATAN
Merhaba Sonnokta ailesi…
Gündelik hayatımızın tam ortasında hissettiğimiz ekonomik dalgalanmaları bu haftaki yazımda biraz daha yakından ele almak istiyorum. Pandemiyle başlayan, 6 Şubat depremleriyle derinleşen, Rusya-Ukrayna savaşıyla büyüyen ve şimdi de İran-İsrail-ABD gerilimiyle yeni bir boyut kazanan bu sürecin ekonomimize yansımalarına gelin birlikte bir göz atalım…
Her şey pandemide başladı… Raflar boşaldı, tedarik zincirleri kırıldı, üretim durdu. O günlerde “geçici” denilen fiyat artışları, bugün kalıcı bir hayat pahalılığına dönüştü. Pandemi bitti ama etkisi bitmedi. Aksine, o gün atılan zamların temeli bugün katlanarak büyüyen bir ekonomik yük haline geldi. Şimdi ise savaşlar, krizler ve denetimsizlik bu yükü daha da ağırlaştırıyor.
Sabah uyandığınızda ilk yaptığınız şey fiyatlara bakmak oldu mu hiç? Dün aldığınız ürünün bugün daha pahalı olduğunu görmek artık şaşırtmıyor bile. Çünkü bu ülkede artık zamlar haber değil, hayatın kendisi haline geldi. Etiketler sessizce değişiyor, cüzdanlar ise her geçen gün biraz daha boşalıyor.
Fiyatlar artık haftalık değil, neredeyse günlük değişiyor. Dün gördüğümüz etiket bugün geçerliliğini yitiriyor. İğneden ipliğe gelen zamlar, özellikle sabit gelirli kesim için hayatı her geçen gün daha da zorlaştırıyor. Emekli maaşıyla geçinmeye çalışan bir vatandaşın pazara çıkıp file doldurabilmesi neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Asgari ücretli için de tablo farklı değil; gelir artmıyor ama giderler katlanarak büyüyor. Alım gücü hızla eriyor.
Ticaret Bakanlığı’nın Gaziantep’te gerçekleştirdiği denetimlerde, market raflarındaki fiyatlar ile üretim maliyetleri arasındaki uçurumun ortaya çıkması, sorunun sadece küresel gelişmelerle açıklanamayacağını da gözler önüne serdi. Bu fark, piyasalarda denetim eksikliği, fırsatçılık ve kontrolsüz fiyatlama davranışlarının da ciddi bir rol oynadığını düşündürüyor.
Öte yandan küresel gelişmelerin etkisi de yadsınamaz. İran-İsrail-ABD hattında yaklaşık iki aydır süren gerilim ve çatışma ortamı, enerji fiyatlarını yukarı çekti. Türkiye gibi enerji ithalatına bağımlı bir ülke için bu durum doğrudan akaryakıt zamlarına, dolaylı olarak da ulaşımdan gıdaya kadar her kalemde maliyet artışına yol açıyor. Akaryakıta gelen her zam, zincirleme bir etkiyle sofradaki ekmeğin fiyatına kadar yansıyor.
Merkez Bankası’nın mart ayı enflasyon verilerinin beklentilerin üzerinde gelmesi de bu tablonun tesadüf olmadığını ortaya koyuyor. Enflasyon artık sadece bir ekonomik veri değil; vatandaşın gündelik hayatını belirleyen en temel gerçeklik haline gelmiş durumda.
Ekonominin bir diğer kritik gerçeği ise piyasadaki “sıcak para” eksikliği. Bugün sahaya baktığınızda esnafın işi var gibi görünüyor; dükkân açık, müşteri girip çıkıyor. Ancak kasaya giren para ile çıkan para arasındaki denge bozulmuş durumda. Yani ticaret var ama para dönmüyor. Bu da piyasada ciddi bir durgunluk yaratıyor.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, sıcak para olmadan piyasanın gerçek anlamda hareketlenmesi mümkün değil. Yatırımcı güveninin zayıflaması, küresel belirsizlikler ve içerideki ekonomik riskler, sermaye girişini sınırlıyor. Özellikle İran-İsrail-ABD gerilimi gibi jeopolitik riskler arttıkça, yatırımcı daha temkinli davranıyor ve bu da piyasadaki likiditeyi daraltıyor.
Bu ortamda faiz indirim beklentileri de ötelenmiş durumda. Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele önceliği nedeniyle faiz indirimi konusunda geri adım atamaması, kredi maliyetlerini yüksek tutuyor. Bu da hem esnafın hem de yatırımcının elini bağlıyor. Krediye erişimin zorlaşması, ticaretin yavaşlamasına ve ekonomik çarkların daha ağır dönmesine neden oluyor.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo net: Ekonomi sadece fiyat artışlarıyla değil, aynı zamanda nakit akışındaki daralma ile de sıkışmış durumda. Hem vatandaş hem esnaf hem de yatırımcı aynı anda zorlanıyor.
Bu sürecin kökenine indiğimizde, hayat pahalılığının bir anda ortaya çıkmadığını görüyoruz. Pandemiyle başlayan süreçte üretim maliyetleri arttı, döviz kurları yükseldi ve iç piyasada fiyatlar üzerindeki baskı giderek büyüdü. O günden bu yana, vatandaşın temel şikâyeti değişmedi: “Bir aldığımı bir daha aynı fiyata alamıyorum.” Etiketler sürekli değişti, ama maaşlar aynı hızla artmadı.
6 Şubat depremleri ise bu süreci daha da ağırlaştırdı. Bölgedeki üretim kaybı, lojistik aksaklıklar ve yeniden inşa sürecinin getirdiği maliyetler, zaten kırılgan olan ekonomik dengeyi daha da sarstı. Deprem sadece can kaybına değil, aynı zamanda ciddi bir ekonomik yük ve fiyat baskısına da neden oldu.
Bunun yanında Rusya-Ukrayna savaşı da Türkiye ekonomisini derinden etkiledi. Tahıl koridoru krizleri, buğday ve ayçiçek yağı gibi temel ürünlerde fiyat dalgalanmalarına yol açtı. Enerji fiyatlarının savaş nedeniyle yükselmesi, Türkiye’nin ithalat faturasında büyük artışlara neden oldu. Bu da doğrudan enflasyona yansıdı.
Bugün gelinen noktada hem küresel savaşların etkisi hem de iç piyasadaki yapısal sorunlar birleşmiş durumda. Sonuç ise herkesin hissettiği ortak gerçek: hayat pahalılığı.
Peki çözüm ne?
Sadece dış gelişmeleri gerekçe göstermek yeterli değil. İç piyasada etkin denetim, şeffaf fiyatlandırma ve üretim maliyetleriyle uyumlu satış politikaları sağlanmadıkça, vatandaşın üzerindeki yük hafiflemeyecek. Aynı zamanda güven ortamının yeniden tesis edilmesi, yatırımcıyı çekecek politikaların hayata geçirilmesi ve piyasaya yeniden sıcak para girişinin sağlanması gerekiyor.
Aksi halde savaşlar uzadıkça, zamlar devam ettikçe, para dönmedikçe ve denetim zayıf kaldıkça şu soru daha sık sorulacak:
Bu gidişin sonu nereye varacak?
