YAZARLAR

Kalabalıkta Yalnız Ölen Duygular

 

Merhaba sevgili Sonnokta ailesi,

Sonnokta ailesi olarak her geçen gün büyüyor; sizlere doğru, güncel ve duygularınıza dokunan yazılar kaleme almaya devam ediyoruz. Öncelikle bizlere gösterdiğiniz ilgi ve güven için her birinize teşekkür ediyorum.

Bugünkü konumuz, hepimizi derinden ilgilendiren ve aslında çoğu zaman sessizce büyüyen bir mesele: çağımızın yalnızlığı ve artan intihar vakalarının arkasındaki toplumsal gerçeklik.

Son yıllarda artan intihar vakaları, tek tek bireylerin zayıflığı değil; bir çağın kırılganlığının göstergesidir. Bu durum yalnızca psikolojik bir mesele değildir. Aynı zamanda sosyolojik bir çözülmenin ve manevi bir boşluğun yansımasıdır.

İnsanlık tarih boyunca zor dönemlerden geçti; savaşlar gördü, yoksulluk yaşadı, afetlerle sınandı. Ancak bugün yaşadığımız kriz, daha görünmez bir yerde büyüyor: insanın iç dünyasında. Modern insanın en büyük problemi artık hayatta kalmak değil; hayata tutunabilmek.

Kalabalık şehirlerde yaşıyoruz ama yalnızız. Sosyal medyada yüzlerce takipçimiz var; peki içimizi gerçekten bilen kaç kişi var? Sürekli bir yarışın içindeyiz: daha başarılı, daha zengin, daha güzel, daha görünür olmalıyız. Bir başkasının vitriniyle kendi arka odamızı kıyaslıyoruz. Bu kıyas kültürü, insanın ruhunu sessizce kemiriyor. Çünkü insan kendini yetersiz hissettiği yerde umut da zayıflıyor.

Psikolojik sorunların artmasının altında yalnızca bireysel travmalar yok. Aile bağlarının zayıflaması, mahalle kültürünün kaybolması, komşuluğun unutulması, bireyselliğin kutsanması, başarıyı insan değerinin önüne koyan sistem… Bunların hepsi ruhsal yorgunluğu artırıyor. İnsan sadece çalışan, tüketen, üreten bir makine değildir; ruhunun da beslenmeye ihtiyacı vardır. Fakat modern çağ bedeni beslemeyi öğretti, ruhu beslemeyi unutturdu.

Eskiden putlar taştandı; şimdi görünmez. Para, statü, beğeni sayısı, güç, konfor… Hepsinin merkezinde büyüyen bir ego var. Günümüzün en büyük putu benliktir. “Benim mutluluğum, benim çıkarım, benim rahatım” anlayışı, insanı dar bir dünyaya hapseder. Oysa insan yalnızca kendisi için yaşadığında daralır; paylaşılmayan her yük ağırlaşır.

Sevilmediğini düşünen insan çoğu zaman bağ kuramamış insandır. Bağ kuramayan insan ise en çok yalnızlıkta kırılır. İntihar bir çözüm değildir; çözüm arayışının umutsuz bir çığlığıdır. Çoğu zaman insan ölmek istemez, acısının bitmesini ister. Fakat o acıyı taşıyacak bir omuz bulamadığında karanlık büyür.

Oysa bir insanın gerçekten dinlenmesi, yargılanmadan anlaşılması bazen bir hayatı kurtarabilir. “Nasılsın?” sorusunun gerçekten cevap bekleyen hali, bir terapi kadar iyileştirici olabilir. Çünkü insan, insanla iyileşir.

Tam da burada maneviyat devreye girer. Maneviyat, hayatın zorluklarını inkâr etmek değil; o zorluklara anlam kazandırmaktır. İnanç, insana acının geçici olduğunu hatırlatır; sabretmenin bir karşılığı olduğunu öğretir. Değerimizin yalnızca dünyadaki başarı ölçüleriyle belirlenmediğini fısıldar.

Toplum olarak yeniden birbirimize dönmemiz gerekiyor. Yardımlaşmanın sadece maddi değil, manevi bir boyutu olduğunu hatırlamalıyız. Bir ziyaret, bir hâl hatır sorma, bir el uzatma… Küçük görünen bu davranışlar büyük kırılmaları engelleyebilir. Çünkü en tehlikeli yalnızlık, kalabalık içindeki yalnızlıktır.

Belki de asıl sorun, teknolojinin hızına ruhumuzun yetişememesidir. Her şey hızlandı; ama insan kalbi aynı hızda iyileşmiyor. Sürekli maruz kaldığımız krizler, şiddet görüntüleri ve belirsizlikler ruhsal dayanıklılığımızı azaltıyor. Fakat çözüm yine insanda saklı.

Ego yerine merhameti büyüttüğümüzde, bencillik yerine paylaşmayı seçtiğimizde, “ben” yerine “biz” diyebildiğimizde bu karanlık tablo değişmeye başlayacaktır. Unutmamalıyız ki insan, insana emanettir. Birbirimizin yükünü hafiflettiğimiz ölçüde hafifleriz. Gerçek güç yalnız başına ayakta kalmakta değil; birlikte ayağa kalkabilmektedir.

İnsan kalbi ancak başka bir kalbe temas ettiğinde iyileşir.

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, birbirimizin yarasına dokunabilecek cesarettir. O cesareti gösterdiğimiz gün; istatistikler değil, umut konuşulacaktır.